İki Kapak!

Tatil dönüşü yanımda getirdiğim iki tane bira kapağını masamın kenarına koydum, dinlemek üzere güzel bir piyano listesi açtım ve bu satırları yazmaya koyuldum. Aslında daha havalı bir konu yazmak isterdim ama bu yazının konusu iki tane kıytırık bira kapağı olacak maalesef..  

Yazın bolca tatil yaptığım için keyfim hayli yerinde. Güneşi iliklerime kadar hissettiğim bir yıl oldu. Yani D vitamini depolarımı taşasıya doldurdum. Kuzenimle gittiğim son tatilimin ise özünde dinlendiren fakat çokça da düşündüren bir yanı olduğunu itiraf etmeliyim.

**

Gergin geçen bir gecenin sabahında 3 saatlik bir rötar ile yola çıktık. Tom ve Jerry’yi izleyenler bilir. Bir bölümünde Tom oldukça uykuludur ve uyumamak için göz kapaklarını kibrit çöpü ile destekler. Benim de o sahne aklıma gelmiş olacak, yol boyunca hayali bir kibrit çöpüyle uykuya karşı bir ihtilal gerçekleştirdim. Tekil cümleler kurduğuma bakmayın yanımda oturan kuzenim de yaptığı zoraki gevezelikle bu ihtilalin bir destekçisi olmaktan geri durmadı. Yine en başta söylediğim gibi yazının konusu bira kapakları. Yaptığımız tatili uzun uzadıya anlatıp yazının odak noktasını başka bir yöne çekmek istemiyorum. Buradaki kaygım zamanı durdurmak, fotoğrafını çekmekten ziyade daha çok yaşanan acayip bir olaydan ders alınmasını istemek olabilir. Yine de güzel yemekler yiyip, güzel sahil sürüşleri yaptığımızı, delice yüzdüğümüzü, drone uçurarak bu konuda kendimizi geliştirdiğimizi, geceleyin sahilde dalga sesleri eşliğinde şezlonga uzanarak Samanyolu’nu ve bilimum yıldızları seyrettiğimizi not düşelim.

Yukarıda saydığım aktiviteleri barındıran sakin bir kamp sürecinin ardından eve doğru yola koyulduk. Kaş-İstanbul arası 10 saat gibi tek şoför ile uzun sayılabilecek bir sürüş gerektiriyor. Bu sebeple yola çıkmadan birkaç gün evvel birlikte yaptığımız tartışmalar neticesinde orta nokta olan İzmir’e uğrama kararı aldık. 5 saatlik iki sürüş benim için eldeki koşullar çerçevesinde hayli iyi bir seçenekti. Uğur’un fotoğraf çekimine yetişmesi gerekmese, belki İzmir’de bir günlük konaklama daha iyi olurdu ama varsayımlar üzerinde konuşmanın da pek bir manası olmuyor. Velhasıl Çine’de yediğimiz güzel köftelerin ardından Aydın otoyolu üzerinden İzmir’e vardık..

**

Konak meydanının hemen arkasında bulunan katlı otoparka arabayı park edip yanımıza sırt çantalarımızı da alarak kordona doğru yöneldik. Uğur daha önceden fotoğraf çekimi için İzmir’e gelmiş lakin kordonu bütünüyle gezememiş. Daha çok Konak Pier denen deniz kıyısındaki AVM’de takılmış. Üstüne ben de kordonu ballandıra ballandıra anlatınca hadi kordonda yürüyüş yapalım dedik. Yol üzeri köftecide fazlaca doyduğumuz için üzerine tatlıyı da İzmir’de yiyelim düşüncesi aklımızda belirdi ve Lezzet Rehberi’nden seçtiğimiz güzel bir tatlıcıya doğru yol aldık. Afili tatlılarımıza çektiğimiz fotoğraflar ve soğuk kahvelerimiz eşlik etti. Tatlı sonrası sıra İzmirliler için de bir ritüel olan kordonda bira içmeye geldi. Starbucks’ın hemen yakınındaki dar bir aralıkta bulunan tekelden iki tane bira alıp yola çıkmadan önce dinlenmek için çimlerin yolunu tuttuk..

**

Çimlerin üzerinde popomuza layık güzel bir yere oturduk.. Yanımda getirdiğim İsviçre çakımla biralarımızın kapakları açtık ve sağlığımızın şerefine olan ilk yudumlarımızı içtik. Bir yandan hoparlörümüzden gelen güzel tınılar eşliğinde hoş bir sohbete daldık. O esnada dilenci kılıklı bir adam yanımıza bize tespih satmak üzere geldi. İstemediğimizi kibar bir dille belirtip yanımızdan uzaklaştırdık. Ardından çingene olduğunu düşündüğüm esrarkeş dış görünüme sahip iki çocuk yanımıza geldi ve sigara istedi. Uğur birine sigara uzatırken bana yakın olanı, benle olan mesafesini korumayıp yanıma doğru daha bir sokulunca maskemi takmak için elimdeki telefonumu çimlerin üzerine bıraktım. O sıra bu telefonu son kez elimden bıraktığımı bilmiyorum. Çocuklar sigaralarını da bize yaktırıp yanımızdan uzaklaştılar. Biz de onları yanımızdan def ettiğimiz için biraz rahatlamıştık. Derken hoparlörden müzik kesildi. O anda içimde garip bir ürperti hissettim. Ceplerimi yokladıktan sonra telefonu veletlere kaptırdığımın artık kesin olarak farkındaydım. Uğur’a söylediğimde klasik bir ilk tepki olarak “Çıkar şimdi bir yerlerden” dedi. Tabi hoparlör bağlantısı kesildiği için çalındığını anladığımı söylediğimde onun da yüzündeki rahat ifade birdenbire kayboldu. Nihayetinde şu an göz ucumla kordonda açtığımız biraların kapaklarına bakarak bu kelimeleri ardı sıra bu sanal kağıda iliştiriyorum. Telefonu çaldırdıktan sonra bildirimde bulunmak için 4-5 saatimizi kötü bir şekilde karakolda harcadığımızı da itiraf etmek gerek. Telefonun geri gelmeyeceğini insan bilse de elinden gelen son hamleleri, sonradan pişman olmamak adına yapmak istiyor. Karakolda işlemleri hallettikten sonra polisler tarafından arabamızın olduğu otoparka bırakıldık. Sanırım bu, o yorgunlukta bizler için küçük de olsa bir teselli oldu..

**

Bir sır vereyim! Kapakları bir zincire geçirip hatıra olarak saklama kararı aldım. Ara ara onlara bakıp bu günü hatırlayacağım. Onlara baktıkça yaşamımda gittiğim en pahalı tatili ya da içtiğim en pahalı iki birayı hatırlamak istiyorum, tanesi 500 dolar olan iki birayı..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s