Çürüme

Film, zamansal olarak bir günü temsil eder. Bu “bir”gün, farklı karakterlerin yaşadığı farklı olayların birleşmesiyle oluşmuştur. Birbirinden bağımsız şekilde gelişen olaylar, aralarında nesnel bağlamlar kurulan geçişler ile izleyiciye aktarılır. İlk sahne gün doğumu ile başlar ve adeta yaşamın güneşle beraber doğup büyüdüğünü simgeler. Genel anlamda her bir bağımsız olay toplumun içine düştüğü durumları birey özelinde anlatır. Bu bağımsız olaylar, bir bütünü meydana getirerek genel bir çürümeden bahseder. Her karakter(iyi karakter) içinde derin yara izleri bırakan olaylara müdahale edememenin acısını çeker ve bir yandan olaya müdahale ettiği sahneyi kafasında canlandırır. Tabii olarak bütün kötülükler bir çamur gibi dokunanı kirletir. Kendisini temizlemek amacıyla yaptığı tüm eylemler çamurun daha da yayılmasına, şahsın içinden çıkılamayacak bir çamur girdabına sürüklenmesine yol açar. Hayal de tam orada biter. Yaşamda kalma içgüdüsü galip gelir ve rüya sona erer. Müdahale edilmeyen kötülük ise orada, bulunduğu yerde öylece durur. Rüya sona ermesine, karakterimiz çamur girdabından son anda uyanarak kurtulmasına rağmen gözlerin beyine ilettiği sinyaller zihnin kirlenmesine sebep olmuştur bir kere.

Karakterimiz(iyi karakter) normal hayatına dönmüştür dönmesine ama ara ara, kirlenen zihni ona küçük oyunlar oynamaktan vazgeçmemektedir. Gördüğü sahneleri yaşamında karşılaştığı diğer kötülükler, ihtiraslar, niyet çürümeleri ile yapboz parçaları gibi birleştirir durur. İçinden çıkılmaz sanrıları, hayatın manasızlığı üzerine girdiği düşünceler ve yaşamda kalmak üzere aşması gereken -kimi zaman ritmik kimi zaman aritmik- dalgalar unutturur. Bu unutmayı bir tür iyileşme olarak niteleyebiliriz. Sonuçta kötülük orada öylece dursa da artık acı vermiyordur. Bu bir tür iyileşme sayılabilir.

Yukarıda bahsettiğim gibi, ilk olaydan seçilen bir nesne ile diğer bir olaya geçilir. Bu olay ve güneş batana kadar gerçekleşecek olaylar,  ilk karakterimizin zihninde canlanan diğer kötülüklerin yaşanmış gerçek bir temsilcisidir. Bu da filmin örgüsünü iç içe ilmeklemektedir.

Genel olarak adaletsizlik üzerine kurulu hikayelerin altında aslında içleri daha da ürperten gerçekler yatmaktadır. Bu adaletsizliğin kaynağı, kendi içinde bir adalet arayışıdır kötü karakterlerimizin. Bunu kendine itiraf edemez. Gözleri öfkeden deliye dönmüştür çünkü. Yıllarca haksızlığa uğradığını düşünür. Aklınca kısas yapmaktadır. Bu sadece dinsel kökenli bir kısas da değildir.

Adaletsizlik üzerine kurulu hikayelerde saklı diğer bir öge de cehalettir. Kişi özünde kötü olmasa da içine düştüğü karanlık çukura sızan o ufak ışığı kendi elleriyle gözleri kamaşmasın diye kapamaktadır. Halbuki bu ışık göze zarar vermekten o kadar uzak ve o denli cılızdır. Filmin anlatmak istediği salt adalet arayışı değildir. Adalet ve ahlak kavramlarından yola çıkarak toplumun yaşadığı çürümeyi anlatmak ister yönetmen. Ahlak dediğimiz şey aslında vardır; ama tanımlaması yanlıştır toplumda. Evrensel hiçbir ögeyi içerisinde barındırmaz. Dinsel yaklaşımlı olmasının yanında kötü alışkanlıkların nesilden nesile aktarılarak vücuda gelmiş bir temsilidir. Toplumların kendine ait değerlerinin çeşitlilik göstermesinin kötü bir şey olmadığının da farkındadır film. Bu özünde yerelliğe saygı duyan bir evrensel ahlak sistemi arzusudur.

Nihayetinde birbirinden bağımsız olaylar senaryo içinde detaylandırılır ve kendi öz benliği içinde yerlerini bulur. Anlatılmaya çalışan çürümenin her bir parçasını temsil eden bu bağımsız olaylar, film içerisinde farklı-çeşitli sürelerdedir. Sabah güneş doğumuyla başlayan olay havanın birdenbire bahar yağmuruyla bozulduğu diğer bir olayla devam eder. Öğlen gerçekleşen olay kavurucu sıcak altında yaşanır. Bahar yağmurundan sonra bir daha yağmur yağmaz. Olaylar birbiri ardına beyaz perdede oynarken güneş zamanın mutlak akışını hareketiyle izleyiciye verir. Birbirine nesnelerle kavramsal olarak bağlanan olayların geçtiği sahneler ışık ve renkler açısından bu mutlak akışı, gören gözlere vermeye isteklidir. Ancak bunu izleyicinin gözüne sokmadan rafine bir şekilde yapar. Olayların ritim açısından bir analizi de elbet yapılmalıdır. Kestirmesi güç ama yönetmenin aklında, seyirciyi birden içine çekecek ritmik bir yapı olmakla birlikte bu ritmin zamanla sakinlediği düşünülür. Güneşin kendisini en sıcak hissettirdiği vakitte film tekrar hızlanır. Bu hızlanıp yavaşlama geçişleri; bi-polar bir yapı gösterir fakat denge daima sağlanacak şiddettedir. Gün batımına doğru olaylar ve anlam arayışı biter. Yönetmenin vermek istediği bir farkındalıktır özünde. Çürüme gerçekleşmiştir. İzleyicide şaşkınlıktan ziyade, yaşamın karmaşasında farklı karakterler özelinde karşılaştığı tanıdık olaylara “seyirci” olmanın tatsız ruh hali vardır. Esas çürüme de bu edilgen tavırda gizlidir.

Adnan İnan

Fotoğraftaki eser: Ahmet Güneştekin / Güneşe Sığınmak, 2017.

Fotoğraf: Adnan İnan / Pilevenli Galeri, 2020.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s